Yazan: Ali Maskan: Çok zamanlı uluslararası sistemde Türkiye, rasyonel denge ve teopolitik


Perşembe, Nisan 2nd 2026

Bir önceki yazımızda ABD, İsrail ve İran arasındaki çatışmayı “kutsal zamanın sonu” perspektifinden analiz etmiştik. Bu modele Türkiye faktörünü de dahil ederek oradan devam edelim.

Her dini gelenek, ilahi vahiy sürecini tarihin anlamında bir dönüm noktası olarak görür. Bu yönüyle tarih, “vahiy öncesi” ve “vahiy sonrası” olmak üzere iki farklı bilinç düzeyinde okunabilir. Bu ayrım aynı zamanda analizimize de netlik kazandırmaktadır.

Her din, kendisine vahyedildikten sonra tarihsel bir döngü başlatır ve hayatta temelde yeni bir şey olmayacağı inancıyla burada tarihin sonunu beklemeye başlar. Ancak bu “son” aslında yeni bir başlangıç ​​da olabilir.

Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar için bu tarihsel döngü farklı zamanlarda başlar, çünkü her vahiy kendi içinde bin yıllık bir süreklilik taşır.

Bu nedenle vahiy döngüsünü daha önce tamamlayanlar, tarihin sonunu beklemeyi daha da hızlandırma eğilimindedir. Müslüman toplumlarda kıyamet tasavvurları vardır ancak devletler genellikle politikalarını bu senaryolara dayandırmazlar. Daha önce de belirttiğimiz gibi bazı Şii akımlarda durum farklı.

Bu durum aktörlerin stratejik yaklaşımında farklılıklar yaratıyor: Kimisi sonu hızlandırmaya çalışıyor, kimisi hazırlanıyor, kimisi de erteliyor. Dolayısıyla uluslararası ilişkiler “Çok Zamanlı Uluslararası Sistem Teorisi” çerçevesinde analiz edilmelidir.

“Kutsal zaman stratejisi” yaklaşımı, ABD, İsrail ve İran arasındaki gerilimi sadece askeri bir çatışma olarak değil, teolojik zaman algıları ve mesih hedefleri arasındaki çatışma olarak ele alıyor.

Bu yaklaşım, sadece rasyonel bir siyasi mantığa göre değil aynı zamanda “kutsal bir takvime” göre hareket eden bir aktörler üçgeniyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Stratejileri dini sistemlerin eskatolojik beklentileri doğrultusunda çatışırken, Türkiye bu teolojik “satranç oyununda” rasyonel dengeyi sağlamaya çalışan bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.

Ahir zaman algısı: İsrail’i ve ABD’deki Evanjelik kesimleri Mesih’in gelişi ve Üçüncü Tapınağın inşası için gerekli koşulları hazırlamaya iterken, İran’ı da “Velayet” kavramı üzerinden 12. İmam’ın gelişini hızlandırmak için kaos ve direnişi yönetmeye itiyor. Fakih’in”.

ABD, İsrail’i yalnızca stratejik bir müttefik olarak değil, aynı zamanda ABD’deki güçlü bir Evanjelik kesimin İsrail’in varlığını dini kurtuluşlarının bir koşulu olarak görmesi nedeniyle de destekliyor. Bu blok için “zaman”, İncil’deki kehanetlerin gerçekleşmesiyle ölçülür. Kudüs’ün başkent ilan edilmesi gibi kararlar, bu “kutsal takvimi” hızlandıracak adımlar olarak yorumlanıyor.

Öte yandan İran, Batı’nın bu “mesih takvimi”nin önüne kendi “kutsal zaman” kavramını koyuyor. Lübnan, Suriye ve Yemen’deki varlığı sadece jeopolitik bir etki değil, aynı zamanda “kutsal yürüyüşün” bir parçasıdır. İsrail “kötü” bir figür olarak görülüyor ve savaş, basit bir askeri çatışmadan ziyade bir inanç sınavı olarak algılanıyor.

Bu aktörler arasındaki mevcut çatışma, kara operasyonlarıyla desteklenen genel bir savaşa dönüşürse, o zaman Kıyamet veya “Büyük Melhama” gibi kıyamet olaylarına ilişkin beklentiler harekete geçebilir.

Böyle bir senaryoda: uluslararası güvenlik, enerji kontrolü ve ekonomik istikrar, “uluslararası güvenlik, enerji kontrolü ve ekonomik istikrarın” arka planda kalmasına neden olabilir. hakikat” stratejik bir öncelik haline gelir. Diplomasi yalnızca zaman kazanmaya yönelik bir araç haline gelirken, nükleer silahlar artık önleme aracı olarak değil, kıyamet benzeri bir sona götüren araçlar olarak görülebilir.

Ancak, bu aktörlerin davranışları tek başına teolojik saiklerle tam olarak açıklanamaz. Ancak stratejik kararların meşrulaştırılmasında ve yönlendirilmesinde eskatolojik anlatıların önemli bir rol oynadığı yadsınamaz.

Türkiye’nin eskatolojik beklentilerden yoksunluğu: avantaj mı yoksa tehlike mi?

Türkiye ne ABD-İsrail ekseninin “kıyamet hamlesi” ne de İran’ın “Mehdi odaklı” eskatolojik takviminde yer alıyor. Bu laik yaklaşım Ankara’yı bölgenin en akılcı ve öngörülebilir aktörlerinden biri haline getiriyor. Ancak aynı zamanda rakiplerinin “kutsal kronolojisi” içinde Türkiye’nin eylemlerinin “stratejik bir sapma” veya “aşılması gereken laik bir engel” olarak algılanması riskini de yaratıyor. Bu coğrafi temas, Türkiye’yi salt rasyonel bir aktör rolünün ötesine taşıyarak, “kutsal” stratejilerin doğrudan hedefi ve hayatta kalma mücadelesinin kilit düğüm noktası haline getiriyor.

Türkiye’nin dış politikası: “Rasyonel frenler”

Türkiye, kutsal bir takvime göre değil, ulusal çıkarlar ve bölgesel istikrar temelinde hareket ediyor. Laik bir jeopolitik yaklaşımla enerji koridorları, sınır güvenliği ve mülteci akışı gibi somut sorunlarla karşı karşıyadır. Bu arada rakiplerinin “kehanetlere” dayalı hareketleri Türkiye için gerçek bir tehdit olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye klasik “arabulucu” rolü yerine “alanları kapatma” (inkar alanı) stratejisi izliyor. Yani mesihsel bir çatışmaya girmek yerine, bir emniyet kemeri oluşturarak genişlemesini engellemeyi amaçlıyor. Bu yönüyle Türkiye sadece dengeleyici bir aktör değil, aynı zamanda farklı zaman mantıkları (teolojik ve tarihsel) arasında duran “zamanlararası tampon aktör” konumundadır. Bu da onu bölgenin en vazgeçilmez devletlerinden biri haline getiriyor. Küresel ve yerel zamanın simgeleri olan Greenwich ve Candilli gibi sistemler arasındaki çıkarların uyumu, Türkiye’ye finans, enerji ve ticaret alanlarında beklentilerin ötesinde bir güç kazandırabilir. Ancak böyle bir potansiyel aynı zamanda büyük riskler de taşıyor.

ABD ve İsrail açısından: Türkiye, teolojik genişlemenin önündeki en büyük siyasi ve askeri engel olmasının yanı sıra “itaat edilmesi gereken laik bir engel” olarak da görülüyor. Bu nedenle mali ve askeri baskı yoluyla etkilenme eğilimi var.

İran için: Türkiye’nin tarafsızlığı, İran’ın Şii-Sünni kutuplaşması yoluyla “kutsal kaos” yaratma stratejisinin Sünni dünyada tam destek bulmasını engelliyor.

Bölge ülkeleri için: Türkiye bir “güvenlik şemsiyesi” ve mesihçi aşırılık karşısında sığınabilecekleri bir orta model olarak sunuluyor. ABD-İsrail’in “ilahi krallık” kurma çabası ile İran’ın Mehdiyet merkezli direnişi arasındaki çatışma, esas itibarıyla “kıyamete” doğru bir yarıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin eskatolojik bir hedefinin olmaması, onu hem bu çatışmanın en büyük hedefi hem de olası tek çözümlerden biri haline getiriyor. Türkiye, “kutsal zaman” beklemeyen, rasyonel bir dengeleyici olarak hareket ederek “tarihsel zamanı” yönetmeyi amaçlayan bir politika izlemektedir.

Olası savaş senaryoları ve sonuçları

Mevcut çok zamanlı yapı, çatışmaları klasik savaşlardan farklı kılmaktadır. ABD, İsrail ve İran arasında olası bir çatışma için üç ana senaryo öngörülebilir:

“Kontrollü Kaos” (büyük olasılıkla): Sınırlı çatışmalar, vekil güçlerin kullanımı ve ekonomik savaş. Bu senaryoda: İran hayatta kalır, İsrail’in güvenliği artar, ABD doğrudan müdahaleden kaçınır.

“Bölgesel savaş”: Lübnan, Suriye ve Irak’ın müdahalesi büyük enerji ve göç krizlerine yol açar.

“Büyük kırılma”: (düşük riskli ancak kritik)

Tüm küresel sistemi sarsabilecek sonuçlarla doğrudan ABD/İsrail-İran savaşı.

Gerçek. Türkiye’nin eskatolojik temelde hareket etmemesi, arabuluculuk rolü oynaması, enerji ve ticarette kilit bir düğüm noktası haline gelmesi ve kaos koşullarında bile dengeleyici bir güç olarak kalması gibi önemli fırsatlar yaratmaktadır. Ancak Suriye ve Irak üzerinden yaşanan güvenlik baskısı, ekonomik etkiler ve göç dalgaları gibi somut riskler de mevcut. Mevcut çatışmayı sadece jeopolitik bir çatışma olarak değil, aynı zamanda farklı zaman algılarının da yüzleşmesi olarak görmek gerekiyor. Bu “kutsal zaman” savaşında Türkiye, zamanı dikte eden değil, onu dengeleyen bir aktördür. Devletlerin dini anlatıları siyasi amaçlarla kullanabileceğinin bilincinde olmasına rağmen, Türkiye stratejik konumunu her zaman ulusal çıkarlar temelinde inşa etmektedir.

Bu analizde jeopolitik gerilimleri sadece askeri veya ekonomik açıdan değil, aynı zamanda zaman algısındaki farklılıklar ve bunlardan kaynaklanan stratejiler üzerinden de okumaya çalıştık.

Türkiye’nin bu bağlamdaki potansiyel rolü ve bu yaklaşımın uluslararası ilişkiler teorisine yapabileceği katkı, “kutsal” ve “kutsal” arasındaki gerilimden hareketle ele alındı. zaman” ve “tarihsel zaman”dır.

Türk geleneğinde zamanın sonuna dair inanışlar olsa da bunlar hiçbir zaman ulusal veya uluslararası stratejik hedeflerde yer almamaktadır. Bu bakımdan Türkiye, zamanı hızlandıran ya da kutsallaştıran bir aktör değil, onu dengeleyen, uluslararası sistemin çöküşünü geciktiren bir aktördür.

Bu, Türkiye’yi aynı anda olası bir hedef, dengeleyici bir güç ve uluslararası ilişkilerde yeni bir teorik yaklaşımda merkezi bir unsur rolüne yerleştirmektedir.

“Çok Zamanlı Uluslararası Sistem Teorisi” güven, güç ve zaman faktörlerini ortak bir çerçeveye yerleştiren özgün bir model inşa etmektedir. Uluslararası aktörlerin zamansal stratejileri, kullandıkları araçlar ve izledikleri sistemik hedefler aracılığıyla analiz edilmesine olanak tanır.

Bu teori yalnızca mevcut krizin anlaşılmasına yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda gelecekteki çatışmaların analizi için yeni bir kavramsal perspektif açar.

Tecrübeyi geliştirmek ve reklamları görüntülemek için çerezleri kullanırız (Google AdSense).
“Kabul Et” seçeneğine tıklayarak çerezlerin aşağıdaki şartlara göre kullanılmasını kabul etmiş olursunuz.
Gizlilik Politikası
ve
Çerez Politikası.
“Reddet”i tıklayarak gerekli olmayan çerezleri reddedebilirsiniz.


Kaynak: prizrenpost

Leave a Reply

Kërko ndihmë për trajtim shëndetësor jashtë vendit
Të fundit