Büyük Fetih İçin Hicret

Birol DOK

Birol DOK

“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Şu kadar var ki Allah onları (cezalandırmayı) gözlerin şaşkınlıktan bakakalacağı bir güne erteliyor. (O gün onlar) başlarını dikerek koşarlar. Gözleri kendilerine dönmez, kalbleri ise bomboştur ”
(İbrahim Suresi / Ayet: 42-45)

Hicret, kutlu bir yöneliştir. Bu yöneliş insanın dünyaya geldiği andan itibaren Rabbine (c.c.) teveccühü ile yol bulan bir ulvi makama çıkma çabasıdır. Her şey bir tükeniş, her oluş bir bitiş ile bir hitama ererken insan eğer o kutlu yönelişe yönelebilirse, ölümsüzlük kafilesine yetişebilirse, hiç şüphesiz ki hiç bitmeyecek ebedi bir doğuma ulaşacaktır. Ebedi olan bir Aleme göç içinde olan insanın fani olanlara takılıp kalması nedendir?

Rabbimizin; “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yaratım” ilahi hitabı, yaratılanlara dünyaya geldikleri andan itibaren yapmaları gereken asli vazifelerini hatırlatan bir uyarıdır. Yani, insan asli görevi olan Yaratanına kulluğu hiçbir zaman unutamaz. O unutmuş gibi gözükse bile, Rabbi ona gerektiği zaman görevini harırlatacaktır. Çünkü o bir imtihan dünyası olan bu Alemde çoğu zaman boş şeylerle iştigal etse de, belki bir an bile olsa kendisini muhasebeye çektiği zaman görecektir ki, boş şeylerin dışında asıl olan, gerçek olan, mutlak olan O vardır.

“İman eden, hicret eden, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenler, Allah katında daha büyük dereceye sahiptirler. işte bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Tevbe suresi, Ayet 20). diye müjdeleyen Allah-u Teala, bu reçete ile insanların -inananların tutması gereken yolu göstermektedir. Önce iman, sonra hicret ve Allah yolunda mal ve canla cihad… Hicret, doğduğumuz andan itibaren anneden dışarıya, aileden dışarıya, çevreden dışarıya, milletten dışarıya, dünyadan dışarıya kaçış ve özü yakalama mücadelesidir. Otelere bakan insanın aradığı sadece ve sadece kendi özünden gelen, fıtraten Rabbının ona verdiği özü yakalama çabasıdır. Ve bu mücadelenin bir sonucu olan Hz. Mevlana’nın deyimi ile; “kamışlığı” özlemek ve onun için inlemenin serencamıdır.

Kur’an-ı Kerim’de, Allah-u Teala, “İnanıp yararlı işler işleyenlerin, namaz kılıp, zekat verenlerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar özülmeyeceklerdir” (Bakara Suresi, Ayet: 277) buyurarak, insanların korkudan, hüzünden, kederden, uzaklaşabilmeleri için, yani bütün sıkıntı veren hallerden huzura hicret edebilmeleri için önce, muhakkak ama muhakkak iman etmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Daha sonra, imanın tezahürü olan ibadet ve ibadette samimiyet ortaya çıkmakta; bu ibadetin en başı ise zekatve salat (namaz) olarak sürekli yüce Kitabımızda belirtilmektedir.

Hicret, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin bize en güzel örnek olarak ortaya koyduğu kutlu bir dirilişin adıdır. Bu güzel müjde, bu güzel örnek bize yanlışlardan doğruya, çirkinliklerden güzelliklere, batıldan hakka nasıl ulaşma mücadelesi verilebileceğinin en güzel örneğidir. Bu örnekte, Resulullah (s.a.v.) geride tüm sevdiklerini ve güzel belde Mekke’yi bırakarak, yeni, güzel beldelere ulaşılabileceğinin bir örneğini vermektedir. Mekke, donülmesi mukadder olan o kutsal belde, belirli bir dönem Resulullah’tan ayrı kalmanın hüznünü yaşamıştır. Ama, dönüş Mekke’nin fethi ile ne kadar muazzam bir yeniden doğuşun olabileceğinin göstergesidir. Yeniden doğuş müslümanların sürekli goz önünde bulundurması gereken en önemli bir hayat iksiridir. Hz. Musa (a.s.), Hz. İsa (a.s.), Hz. İbrahirn (a.s.), Hz. İsmail (a.s.) ve Hz. Yunus (a.s.), Hz. Yusuf (a.s.) ve benzeri bir çok Resul ve Nebi hep bir şeylerden bir yerlere hicreti yaşamış, ve bu hicret ile yeniden doğmuş en güzel insanlardır. Hz. Yunus (a.s.)’n Yunus balığının karnındaki yaşadıkları ve tekrar tebliğ vazifesine dönüşü bizim için, aslında şu andaki yılgınlığımızın ve ne yapacağımızı bilemememizin çaresizliği içerisindeki halimizin çıkış yollarını gösteren bir ibret olarak karşımızdadır. Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz, Hicret ile immetine çaresizlik içerisinde olan bir insanın yapması gerekeni en güzel bir biçimde göstermiştir. Çaresizlik içerisinde müslüman kalamaz. Müslüman daima ümitvar olandır. İnanan; önce inandığını yaşamaya çalışır ve sonra tevekkül eder. Tevekkül müslümanın hiçbir zaman ayrılamayacağı bir dostudurç Mütevekkil olan müslüman problemler yumağına karşı en büyük savaşımı veren bir mücahiddir. Cihadın şekli, üslubu ve cihadın hangi şartlar muvacehesinde olması gerektiği Resulullah’ın (s.a.v.) nebevi metoduna uygun olmak zorundadır. Resulullah (s.a.v.) örnek hayatı boyunca daima mazlumun yanında olmuş, zalimin ise zulmüne engel olarak onu da kurtarmaya çalışmıştır.

Hicret ve Hazreti Muhammed (s.a.v.) bizim şu anda içinde bulunduğumuz problemler yumağını çözmekteki anahtar kelimelerdir. Resulullah (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye göç ederek ve bu göç esnasında “Mağara Dostu” olan Hz. Ebubekir (r.a.) ile olan dostluğu ve yol arkadaşlığı bizim nasıl bir hicret ve nasil bir dost ile yola çıkmamızı gösteren en güzel örnektir. O dost ki, mağarada bütün delikleri tıkadıktan sonra, en son deliğe -Resulullah’a (s.a.v.) herhangi bir zarar gelmesin diye-ayağını tıkayandır. Acaba, günümüzdeki dostlarımız; Hucurat Suresi, 10. ayette buyurulduğu üzere ; “Muhakkak müminler kardeştirler” ilkesi çerçevesinde düşünerek, hangileri zararlı hayvanın çıkabileceği delife ayaklarını değil, herhangi bir odun parçasını tıkamaktadırlar?

Türkiye’de var olan bütün inanmışların kurduğu ve yaşattığı cemaatler, cemiyetler vb. kuruluşlar bu ayet çerçevesinde bütün inananlara aynı göz ile bakabilmektedirler mi, yoksa benim yanımda olan ve olmayan müslümanlar diye mi ayırmaktadırlar? Zannederim ki bu soruya verilebilecek cevaplar, pek olumlu olamayacakır.
Yani, Türkiye’de Hucurat suresi, 10. ayette işaret edildiği üzere bir kardeşleşme sanki yaşanmıyor gibi. Yaşansaydı bu halde mi olurduk?

Yine Türkiye’de bazı müslümanlar Allah için değil de, birileri görsünler diye mi müslüman gibi yaşamaya çalışıyorlar. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” diyen, “hiçbiriniz kendi için arzu ettiğinizi kardeşiniz için de arzu etmedikçe iman etmiş olmazsınız” diyen Resulullah’ın (s.a.v.) yolunda bir komşu ve kardeş sorgulamasına gidemeyen gözleri kör, kalpleri sağır, kulakları duymaz yığınlar var gibi gözükmekte, şu anki tabloda…

“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın azabı çetindir” (Maide suresi, Ayet: 2) ilahi hitabında Yüce Yaradanımız, bize yardımlaşmanın ölçütlerini veriyor. Türkiye’de ise inananların kimileri; küçük, basit, bayağı bir seçimde dahi en süfli yollara başvurarak, birbirlerine karalama uğraşı içerisine girebiliyorlar. Çünkü bir beldeyi , bir ilçeyi, veya bir ili veyahutta bir derneği, bir sendikayı ele geçirmek her şeyden çok önemli(!). Gerçekten acaba öyle mi?

Hicret meşakkatli bir yoldur ama sonuçta Medine gibi bir beldeye hoş bir karşılanışla dönüştür. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta Mekke’den çıkıştaki o kararlılığı gösterebilmektir. Mekke’den çıkışta kararlılığı gösteren Ufuk Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Mekke’ye muzafferan geri dönmüştür. Çok önemli nokta burada; kararlılık gösterebilen bir şahsiyet ortaya koyabilmektir. Yani, müslüman Allah’a güvenecek ve inandığı yolda kınayanların kınamasına aldırmadan hiç tereddüt etmeden emin adımlarla hedefe yürüyecektir. Burada önemli olan diğer bir husus ise, yol arkadaşını seçerken ayaklarını en son deliklere tıkama cehdi içerisinde bir ruha sahip müslümanlarla beraber yola çıkabilmektir.
Bakınız Üstad Necip Fazıl “Büyük Feth” isimli şiirinde fethe giden yolu nasıl dile getiriyor:

BÜYÜK FETH

Medh O’na!
Büyük Feth O’na!
Büyük Fethin gününde,
Bütün Kureyş Kabe önünde.
Af dışında kalan, tam ondört kişi;
İçlerinde Hamzanın kaatili korkunç Vahşi,
Bir de Hind, ciğerini yiyen kadın, Hamzanın.
Tütmekte Kabeden, ruhu ezanın…
Okuyan mı; eski kul, Bilal.
Yüreklerde tek sual:
Sonumuz nice?
Bilmece!..

O ne af!
Her yer, her taraf
Ve topyekun Kabile,
Hatta Hind bile, Vahşi bile,
Tek tek bağışlandı Allah der demez.
İnsanlığı resulden gayrı kimse güdemez.
Resullerin Resulü, elinde bir ince dal,
Gösterdi: “Putları, Rabbim, yere çal!”
Üçyüzaltmış put şimdi yerde…
Hani ya Hübel, nerde?
Büyük Feth O’na!
Medh O’na!

(Es-Selam, Necip Fazıl Kısakürek, 1983, Istanbul, s.96-97).

“Doğrusu inanıp hicret edenler Allah yolunda mallarıyla,
canlarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp, onlara
yardım edenler, işte bunlar birbirinin dostudurlar.”
(Enfal Suresi, Ayel: 721

Hicretteki asıl gaye; Yüce Yaradanımızı medh, sena ve ona kulluk görevimizi yerine getirebilmektir. Bunun için bizlere düşen görev; en güzel örnek olan Resulullah’I (s.a.v.) tanımaya çalışmak, yegane kitabımız olan rehberimiz Kur’an-ı Kerim’i anlamaya çalışmak ve tanıyarak, anlayarak, yaşayarak ebedi bir doğuşa adım atmaktır. Ebedi doğuş her türlü putları yıkarak, Allah’tan başka hiç bir mabut olmadığını, sadece kal ile değil her halimizle hal ile gösrermekle gerçekleşir.

Ebedi doğuş ile yenilenen özümüz, bize biz olmanın ve o bizdeki “ben”e ulaşmanın reçetesini verecektir. Bu reçeteyi gören ve bu reçete ile hayatının ilacını yudum yudum yudumlayan muhacirlere selam olsun…

ESSELAM

Göklerden son ilam;
Allah bir; bir, İslam…
Lamelif, Eliflam;
Amanın ya Mevlam!
Esselam, Esselam!..

Ben Mecnun, O Leyla
Hasreti Kerbelam,
Ateşi incilam,
Bakisi hep melam..
Esselam, Esselam!

Düşünce iptilam,
Kelime heyulam.
Lisansız vaveylam;
Ne bir harf, ne kelam,
Esselam Esselam!..

Necip Fazl Krsakirek

*Birol DOK | Araştırmacı – Yazar | Kamer Sayı 5, Haziran 1996

*Yazarların görüşleri mutlak olarak Prizren Post’un görüşlerini temsil etmemektedir.

Etiketa: