Mehmet Âkif Ersoy’un şiirinde Kosova ve Arnavutlar

Prof. Dr. Abdullah Hamiti*

Türk Milli şairi Mehmet Akif, bilindiği gibi, sanatkâr olduğu kadar aynı zamanda mütefekkir bir insandır. Hem filen hem fikren, o ülkenin hemen her meselesi, her derdiyle ilgilenen bir insandı.

Çalışmamız M. Akif’in baba ocağı Kosova hakkında yazdığı manzumeyi konu almaktadır.

Mehmet Akif Ersoy Türk edebiyatının en önemli şairlerinden biri, Türk milli marşın yazarı, Sirat-ı Müstakim dergisinin muharriri, birkaç dili (Arapça, Farsça, Fransızca) çok iyi bilen kişiydi. Yüksek ahlak değerlerle donatan insan, insan ve milli karaktere sahip olan, sosyal ve siyasal çeşitli büyük savaşları yaşamıştır. Kısaca Mehmet Akif Türk milli şairi sayılmaktadır. Böylece, Mehmet Akif’in vefatının 50. yılında Tercüman’ın yayınladığı kitabın önsözünde Kemal Ilıcak: “Milli şairimiz merhum Mehmet Akif Ersoy’u kaybedeli yarım asıl dolmuş bulunuyor. Fani varlığının aramızdan ayrılmasına rağmen manevî şahsiyeti, imanı, milliyetçiliği ve milletimize yaptığı hizmetler ebediyen yaşayacaktır”.[1] der.

Bilindiği gibi, Mehmet Akif, sanatkâr olduğu kadar aynı zamanda mütefekkir bir insandır. Hem fiilen hem fikren, o ülkenin hemen her meselesi, her derdiyle ilgilenen bir insandı.

1873 İstanbul Fatih’te doğan Mehmet Akif, Kosova’nın Suşitse köyünde doğan ve tahsilini İpek’te başlayıp İstanbul’da tamamlayan ve Fatih Medresesi’nde müderrisliğe kadar yükselen meşhur alim Tahir Efendi’nin oğludur. Babasından dinî eğitimini alan Mehmet Akif Rüştiyeyi bitirdikten sonra Mülkiye Baytar Mektebinde gider. Baytar Mektebi’ni birincilikle bitirir; okul ikincisi ise Simon adında bir ermeni gencidir. Başarılarından ötürü Âkif’le Simon, Ziraat Nezareti Umur-i Baytariye Şubesi’nde alıkonulurlar. Böylece memuriyet hayatı başlayan Âkif, asıl vazifesi Nezaret’te olmakla beraber, bulaşıcı hayvan hastalıklarıyla ilgili olarak Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da dört yıl kadar dolaşmış, bu arada imparatorluğun çeşitli bölgelerinde yaşayan insanları, özellikle köylüleri yakından tanımıştır ki, bu tecrübesi ileride çok işine yarayacaktır.[2] Memuriyet gereği dolayısıyla baba ocağı İpek’i ziyaret ettiğini, hatta akrabalarını bulduğunu ve onları yakından tanıdığını sanılmaktadır.

Bilindiği gibi Türk toplumun en sıkıntılı günlerini Âkif’in yaşadığı dönemde geçirmiştir. İstibdat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini yaşamış olan Âkif, hadsiz hesapsız kalkışlar, yıkılışlar, ihanetler ve sefaletlerle karşılaşmıştır. Dolayısıyla onun hem şiirleri hem de nesirleri söz konusu dönemin maddi ve manevi bir panoraması hükmündedir. O, kendi edebiyat ürünleriyle halkı eğitmek istiyor, onu karşılaştığı durumu, sıkıntıları ve problemleri hakkında haberdar etmek istiyor ki onların üzerinden mümkün olduğu kadar daha az akıbetlerle geçsinler. Normal olarak onun nasihatleri daha çok dinî nasihatlerdir; çünkü onun hitap ettiği topluluk de dinî – İslamî topluluktur. Malum ki onun işlediği konular o dönemde toplum için güncel olmalarının yanı sıra günümüzde de güncelliklerini kaybetmemişlerdir; çünkü onun şiirlerinden çıkan nasihatler evrensel nasihatleridir.

Akifi’in ilgilendiği şey İslamcılık ve bu fikirleri yaymak ve aynı zamanda uyuyan Müslümanları uyandırmaktır. Ancak “Meşrutiyet’in” getirdiği fikir hürriyeti, Müslüman Arap ülkelerinde de milliyetçilik akımlarının uyanmasına sebep olur ve “Artık Akif’in feryatları, birlik çağrıları ve “tefrika”dan şikayetleri boşlukta kaybolacak, hiçbir yansıma bulmayacaktır. Her şeye rağmen ümidini kaybetmeyen Akif, önce 31 Mart hadisesi, ardından Arnavutluk isyanı, derken Balkan harbiyle derinden yaralanmıştır. Denilebilir ki, Devleti Aliye’nin trajik çöküşünü hiç kimse onun kadar bütün hücreleriyle yaşamamış, kaybedilen şeylere onun kadar ağlamamıştır”.[3]

1913’te Balkan Harbi’nin acılarıyla yazdığı şiirleri “Hakkın Sesleri” adlı kitabında toplamıştır. Akif’in o yıllarda sadece şiirleri, makaleleri değil, vaazlarıyla da halkı uyandırmak için cami kürsülerinde feryat etmiştir. Ve belki en heyecanlı ve böyle samimi feryatlarla dolu olan şiiri, baba ocağı Kosova’nın faciasını terennüm ettiği şiirdir.

Bu münasebetle o zamanki toplumun tasviri için büyük katkısı olan Mehmet Akif’in bu şiirini ele alacağız.

Diğer şiirlerin çoğu gibi Kosova’ya ait bu şiir de güçlü bir sosyal ve kahramanlık motifi taşımaktadır. Mehmet Akif bu motifi güçlü sanatsal bir üslupla işlemiştir.

Bu manzumeyi çok acı feryatlarla başlar, çünkü baba ocağı olan Arnavutluk yanıyor, hem de bu sefer çok feci yanıyor ve kimse imdadına koşmadığı için ölü babasından yardım istiyor:

Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk,

Bak, nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk!

Diriler koşmadı imdâdına, sen bari yetiş …

Arnavutluk yanıyor …Hem bu sefer pek müthiş!

(Safahat, Üçüncü Kitap, s. 203)[4]

Bu felaket komşu ülkeler Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan’dan geliyordu ve çeşitli işkencelerle ve katliamla üç milyon Arnavut’a eziyet ediyorlardı. Şair gittiği her yerde gözünü önüne yalnız kanlı ova olarak nitelediği vefasız Kosova’yı görüyordu:

Nerede olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova …

Sen misin, yoksa hayâlin mi? Vefasız Kosova!

Hem de nasıl bir felaket, nasıl bir yangın, nasıl bir tufan ki Akif’in feryatlara boğulduğu ve sesinin dozunun gittikçe yükseldiği görülür:

O ne yangın ki: ocak kalmadı söndürmediği!

O ne tûfan ki: yakıp yıktı bütün vâdiyi!

Keza sanat bakımında çok uygun mısralarla yanmış baba ocağı ve kardeşlerin katliamı için kendi duygularını heyecanla ifade ediyor ve bu şekilde şair, Arnavut halkının acılarının bir parçası oluyordu. Akif, Arnavutların birliğini istiyor; ama istediği bu birlik kavmiyet adına değil, milliyet adına olacaktı:

Fikri kavmiyyet-i tel’in ediyor peygamber.

En büyük düşmanıdır ruh-ı Nebî tefrikanın

Adı batsın onu Islam’a sokan kaltabanın!

Mehmet Akif bu manzumede etkileyici bir hitabetle Arnavutlara karşı uygulanan şiddeti tasvir ederken o zamanınki gerçeği ifade eder, Arnavutların yoksulluk sosyal durumunu gerçek bir biçimde tasvir ederken Jön Türklerin ve birkaç Avrupa devletinin Arnavutlara karşı uyguladıkları siyaseti tenkit ediyordu. Bu yüzden de o, merhum babasından da vatanın sefalet içindeki durumunu ve Arnavutların özgürlük emellerini görmek için kalkmasını talep ediyordu. Nitekim bu manzume Akif çok genç yaşındayken ölen babasına olan hasretini de ifade ediyor:

Baba! En sevgili annen, o senin öz vatanın

Olacak mıydı feda hırsına üç kaltabanın?

Dedemin sürdüğü can ektiği toprak gitti …

Öyle bir gitti ki hem; bir daha gelmez ebedî!

Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba?

Ve bu şiir sona yaklaşırken Akif Müslümanların durumunu ele alıyor, onların parçalanmasını tenkit e diyor ve “Artık ey millet-i merhûme, sabah oldu uyan!” derken onların asırlık uykusundan uyanmasına ve memleketin acil meseleleriyle ilgilenmesini talep ediyor. Sonra “Medeniyet” derken Avrupa medeniyeti kast ediyor ve Avrupalıların niyetlerini ortaya koyuyor:

“Medeniyyet”! size çoktan beridir diş biliyor;

Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.

Onun öfkesi büyük, memleketinin mesut olacağına inanan adamın bu imanı sarsan felaketlerle karşılaştığı zaman, içinde saklayamadığı isyanlardır. Ve bunu ispatlamak için bir Arnavut olarak Arnavutların durumuna atıfta bulunarak şiirin son mısraları söylüyor:

Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,

Ne bu şûrîde siyâset, ne bu fâsid dâva?

Görmüyor gittiği yanlış yolu, zanım, çoğunuz…

Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

Bunu benden duyunuz, ben ki evet, Arnavudum …

Başka bir şey diyemem… Işte perişân yurdum!…

Türkiye’de doğmasına rağmen, o gururla Arnavut olduğunu vurguluyor. Aslen bu bölgeden olduğunu baba ocağına hitap ettiği mısralarla ispat etti. Ve onun vatanperverliği İstiklâl Marşı, Çanakkale gibi manzumelerin yan ısıra Kosova’ya atfettiği manzumeden de anlaşılıyor.

Yaşadığı dönemde İstanbul’da birkaç Arnavut aydın da faaliyetlerini sürdürüyordu. Onun fikir ve sanat adamlığı çapında ancak Şemsettin Sami zikredilebilir. Ne yazık ki Arnavut kamuoyunu için bilinmeyen bir kişi olarak kaldı. Bunun nedeni de eserlerini Osmanlı Türkçesiyle yazmış ve şairin ideolojisinden kaynaklanıyor olması gerekir.

Buna rağmen Mehmet Akif, Osmanlı kültürüne büyük eser veren ve Arnavut kültüründe hak ettikleri yerini hala alamayan Arnavut yazarların o kısmını temsil eden bir sembol olarak sayılabilir.

Biz Arnavutlar 500 yıl gibi uzun bir süre Türk halkları ile aynı devlet içinde yaşadık. Ortak bir kültürü, ortak bir mirası paylaştık. Ama biz Arnavutlar o mirası çok az tanıyoruz. Ve o mirası ihmal ederek sanat ve bilimin o büyük payını bir kenara bırakarak kendilerimize haksızlık ediyoruz. Çünkü bu miras kültürümüzü zenginleştirerek geçmişimize ışık tutacaktır. Bu doğruluda Safahat’in Arnavutça çevirisini[5] de anlamamız gerek.

Mehmet Akif’in düşünce dünyası çok derin. Dolayısıyla böyle vaktin sınırlı olduğu bir toplantıda onun duygu ve düşünce dünyasındaki temel meselelere daha fazla eğilmek mümkün olamayacaktır. Şimdilik bu kadarla iktifâ ediyor ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.

KAYNAKLAR

Mehmet Akif Ersoj, Fletët, Logos – A, Shkup 2006, f. 642.
Süleyman Nazif, Mehmet Akif, İstanbul, 1971.
Myxhahid Korça, Fjalor shqip-turqisht / Türkçe- Arnavutça Sözlük, Logos – A, Shkup, 2009.

* Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesi Doğu Dilleri Bölümü Öğretim Üyesi / KOSOVA

[1] Kemal ILICAK, Mehmet Akif ve Safahat, Tercüman, İstanbul, 1986, Önsöz, s. 3.

[2] Mehmed Âkif ve Safahat, Beşir Ayvazoğlu başkanlığında bir araştırma ekibi tarafından hazırlanmıştır, Tercüman Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır, İstanbul , 1986, s. 8

[3] Mehmed Akif ve Safahat, Tercüman, İstanbul, 1986, s. 22-23.

[4] Mehmed Âkif Ersoy, Safahat, 14 Baski, Istanbul, 1981.

[5] Mehmet Akif Ersoj, Fletët, Logos – A, Shkup 2006, f. 642.

*Yazarların görüşleri mutlak olarak Prizren Post’un görüşlerini temsil etmemektedir.

Etiketa: ,